Hammershoi’nin Pencereleri

Hammershøi, Sunbeams (Sunlight [Dust Motes Dancing in the Sunbeams]), 1900, Ordupgaard Museum, Copenhagen

Hammershøi, Sunbeams (Sunlight [Dust Motes Dancing in the Sunbeams]), 1900, Ordupgaard Museum, Copenhagen

Gün doğumunu yakalamanın benim için güzel bir yanı var: Uyanır uyanmaz yattığım yerden pencereye baktığımda, içeriye sakince vuran güneş ışınlarını görmek. Bu ilk ışıklar odamın içinde -özellikle de pencerenin önünde- bulunan ne varsa her şeyi güzelleştiriverir. Jaluzinin sınırları arasından gittikçe artan bir şekilde odama doluşurlar ve önlerine çıkan nesneleri -tozlu ya da çirkin bile olsalar- hoş bir hale, yani olduklarından sanki daha farklı, güzel bir hale sokarlar. Hafif bir melankoliyle karışarak bana odama, kendi içime, iç dünyama dönmenin huzurunu yaşatırlar. Zihnim açıktır, ayrıntılar görünürdür artık.

İşte bu hissin aynısını bana hissettiren başka bir manzara daha var: Hammershoi'nin iç mekanları. Özellikle de şu çalışması:

Sanat konusunda eğitimli bir göze sahip değilim. Fakat nesnelerin üzerimde oluşturduğu etkileri görebilmeyi, tanımlayabilmeyi becerebiliyorum galiba. Hammershoi'nin bu ve bunun gibi iç mekan çalışmalarında kullandığı nefis ışık huzmelerine baktığımda sabah saatlerinin o içe dönük, huzurlu moduna ışınlanıveriyorum. Resme baktığımda gördüğüm pencere de, gün doğumunda ışık alan odamın penceresi gibi dış dünya ile iç dünya arasında korunaklı bir çit görevi görüyor sanki. Bakan kişiye evine, kendi iç dünyasına dönme zamanının geldiğini hatırlatıyor. Ne güzel bir hatırlatma!

New York'a taşındığım ilk aylarda Metropolitan Müzesi'nde turlarken buna benzer başka bir çalışmasına denk geldiğimde tanıştım Kopenhag'lı ressam Vilhelm Hammershoi ile. Üç tanecik çalışması vardı sadece. Bir tanesi geniş bir pencereden içeri boş bir odaya yansıyan ay ışığını resmediyordu. O kadar hoşuma gitmişti ki, eve döner dönmez iştahla diğer çalışmalarına da bakmıştım hemen. Eserle ve gördüğüm pencereyle ilgili öğrendiğim şu oldu; Hammershoi aynı pencereyi defalarca resmetmiş; sabah, öğle, ikindi, akşam, gece saatlerinde… Hem de resim içerisinde bir hikaye oluşturmamıza yardımcı olacak neredeyse hiçbir ayrıntı sunmadan. Boş oda, boş duvar, kapalı kapı, perdesiz pencere. Hiçbir kişisel ayrıntı yok. Sadece adresi biliyoruz: Strangade 30, Kopenhag. O da eserine isim olarak evinin adresini vermiş olmasından dolayı. Geçenlerde Kopenhag'a gittiğimizde şans eseri bahçesine girdik bu apartmanın. Dairenin içine girip pencerelerine vuran ışığı göremedik fakat bahçede oyalanırken pencerelerden içeri süzüldüğünü gördüğüm ikindi ışığının yumuşak bir şekilde bizim yüzümüzü de okşaması bana yetti.

Hammershoi profesyonel hayatının büyük bir bölümünü kendi evini, evin içindeki sıradan manzaraları bıkmadan, defalarca resmetmekle geçirmiş. Kimi zaman hizmetçisini, çoğunlukla eşini, gündelik, rutin işler peşindeyken yakalamış. Büyük bir kısmında modellerinin suratları görünmüyor. Gördüğüm kadarıyla Hammershoi karakterlerinin bir çoğu izleyiciye sırtı dönük ya da profilden resmedilmiş. Her birinin sanki inci gibi beyaz boyun ve enseleri, içeri giren ışığı bize enfes bir parlaklıkla yansıtıyor. Hammershoi suratları neden gizlemeyi tercih etmiş bilmiyorum. Fakat şöyle bir tahminim var: Resmedilen sade ev hayatını modellerinin yüz ifadeleriyle gölgede bırakmak istememiş olabilir. Belki de onun için önemli olan yüzler ve bakışlar değil, evin sıradan hali. Yani pencereden giren ışık, masada duran tereyağı, bıçak ve ekmek kırıntıları, mektup okuyan Ida, onun boynuna vuran gün ışığı…

Neden diye sorası geliyor insanın. Neden evin içini anlatmayı tercih etmiş bu adam? Evde ne var? Galiba dönemdaşı Rilke de bunu merak etmiş olacak ki, Hammershoi ile görüşmeye gitmiş ta Kopenhaglar'a. Fakat kendini anlatmayı, daha doğrusu konuşmayı pek de sevmeyen bu ressamla yaptığı sohbetten somut bir dönüt alamamış sanıyorum. Tarih bize bu ikilinin buluştuklarını fakat Rilke'nin konuyla ilgili yazmayı planladığı denemeyi bir türlü yazamadığını söylüyor. Keşke yazabilseydi.

Hammershøi, Ida Reading a Letter, 1899, Private Collection

Hammershøi, Ida Reading a Letter, 1899, Private Collection

Geçen haftalarda kafamda bu soruları döndürürken yaptığım ufak bir araştırma beni biraz şaşırttı açıkçası. Rastladığım yazılar, okuduğum makaleler biraz düşüncemi bulandırdı. Şöyle ki, okuduklarımın bir kısmı, Hammershoi'nin çalışmalarını -içe dönük, konuşmaktan pek hoşlanmayan karakterini de temel alarak- melankolik ve depresif bir psikoloji ile özdeşleştirmiş. Yani bu yazılara göre Hammershoi çiftinin ev hayatı rutin, sıkıcı ve depresif.

Çalışmalarındaki sadelik ve dinginliği görmek bana huzur veriyorken, neden okuduğum yazıların sahipleri Hammershoi'nin eserlerinde benden çok farklı şeyler hissediyordu, bunu anlayabilmiş değilim. Belki de ben görmeyi bilmiyorum (daha önce de belirttiğim gibi, sanat eleştirisi konusunda eğitimli değilim). Fakat bu birbiriyle çakışan yorumlamalar, içimde çoktandır isyan eden bir kısmı iyice alevlendiriyor. Neden sadelik, keskin olmayan tonlar ve düşünceli suratlar illa ki depresif bir iç dünyayla özdeşleştirilmek zorunda? Ev hayatının sıradanlığı ve sadeliği ne ara kaçınılması gereken bir durum haline dönüştü? Mutluluk sürekli stimule olmayla, hareketlilikle eşdeğer hale nasıl geliverdi? Bu sorularla birlikte, sürekli dışarıya vurgu yapan, aktifliğe övgü yağdıran bu çarpık, dominant kültür ile durmadan koşturmanın ve amaçsızca savrularak gezmenin özgürlükle eş değer tutulmaya çalışıldığı şu zaman diliminde Hammershoi'nin bize ne anlatmak istediğini düşünmek benim için anlamlı bir eylem haline geliyor. Çünkü sahiden merak ediyorum; gündelik hayatın sıradanlığının bize mutluluk namına önerebilecek hiçbir şeyi yok mu?

Bu soruyu içinde bulunduğumuz şu hiperaktif zaman diliminde sorabilmek her geçen gün daha da zorlaşıyor. Sorsak bile cevabı ile tatmin olabilecek olan pek az. Her gün gördüğümüz manzara içerisinde farklı ayrıntılar keşfedebilmek ve sıradan görünen o ayrıntılara yatırım yapabilecek cesareti gösterebilmek zor. Kişinin hayal gücünün gelişmişliği ve iç dünyasının yontulmuşluğu - yani derinliği - ile alakalı uğraşlar bunlar. Dışa-dönük dünyanın ısrarla kaçındığı mevzular. Halbuki, o çokça tüketilen 'küçük şeylerden mutlu olabilme' klişesinin dayandığı bir derinlik, menbaa varsa şayet; o, tam da bu tablolarda resmedilen sadelik, sıradanlık olmalı. Bir de Erik Satie var ama o bu yazının konusu değil.

Hammershoi'den aldığım güçle şunu söyleyerek kapatmak istiyorum yazıyı: Güneş her gün aynı sıradanlık ile doğuyor, aynı şefkat ile yüzümü okşuyor ve bu muhteşem bir şey! Her sabah, aynı saatte aynı kahve çekirdeğinin kokusu bana aynı seviyede huzur verebiliyor ve bu aslında hayret edilecek bir şey! Bu 'aynılık'taki, sıradan olandaki değeri görebileceğimiz, ondan beslenebileceğimiz tek mekan ise evimizin içi ve orada bulduğumuz kendimiz. Dışarısı bize kendimizle hemhal olma ve ondan güç alabilme fırsatını vermiyor, vermeyecek. Bence Hammershoi bunu görmüş ve oraya sığınmıştı. Yani evinin içine.

Previous
Previous

Smarginatura ve Ferrante Kadınları